Muhammed Muhtar eş-Şankıti

Demokrasi Üzerine Bir Söyleşi

Burhan Genç / TİMETURK

İslamcıların Demokrasi’ye bakış açılarını kısaca anlatır mısınız?
Şankıtî: Teşekkürler… Bütün İslamcı Siyasi Hareketler, demokrasiyi kucaklayarak; siyasal meşruiyetin, iyi bir siyaset yürütmenin ve toplumları kalkındıran dengeli siyasal birikimin anahtarı olduğunu kabul ederler. Böylece demokrasiye yönelik pozisyonlarını açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Ancak istisnai olarak Selefi akım, hâlâ demokrasiye karşı, bir konum sergilemektedir – bu akım pratikte diktatörlükle mücadele ederken, teorik olarak haklı bulmaktadır – bu, artık İslam literatüründe kaçınılmaz bir sonuç haline gelmiştir.
DEMOKRASİ İSLAM’DAN SAPMA DEĞİLDİR
Ancak bazı İslamcılar, Demokrasiyi akidevî olarak İslam’a zıt buluyorlar, öyle değil mi?
Demokrasinin mahiyetini anlamayan bazılarının zihninde teorik olarak böyle bir karışıklık var. Demokrasi bir inanç veya akide değil, toplumlarda inanç ve değerler sistemine, kendini özgürce ifade etmesini, pratik hukuk ve yönetmeliklerde somutlaşmasını sağlayan prosedürel bir formüldür. İnanç ve değerler toplumdan topluma değişir. Avrupa ülkelerinde bir parlamento Lut kavminin çirkefliğinden olan homoseksüelliği serbest bırakmak için oylama yapabilir fakat Müslüman bir ülkedeki parlamento bunu yasaklamak için oy kullanır, sonuçlar zıt olmasına karşın, iki çalışma da şeffaf demokratik bir yolla gerçekleşir. İslam toplumundaki demokratik netice, şüphesiz İslam hükümlerine uygun olacaktır; gayri Müslim bir toplumdaki neticesi de başka olacaktır, bunun dışında başka bir şey beklenemez. Anayasada kanunların İslam şeriatına uygun olmasını gerektiren bir maddenin bulunması ve kanunların bu maddeye uyumunu sağlamak için, bir adli kontrol komisyonunun teşkil edilmesi yeterlidir, - ABD’deki Anayasa Mahkemesi ve Fransa’daki Devlet Meclisi gibi -. Bugün Demokrasi savaşı, İslami hayat savaşının bir parçasıdır; Demokrasi İslam’a giden yoldur, İslam’dan sapma değildir.
YILLARDIR GİZLİLİK MERHALESİNİ AŞAMADI BAZI İSLAMCILAR
Bir yazınızda, bazı İslamcıların, kimi Arap ülkelerinde tesis merhalesinden açılım ve gelişme merhalesine geçmekten aciz olduğunu yazmıştınız, bu fikrin bir açıklaması var mı?
Doğru, Arap ülkelerinde ve İslam ülkelerinde, bazı İslamcılar kurulum evresini aşmaktan hâlâ acizler, bu da kimi İslami hareketlerin geç gelişmesinin ve İslami değişimin gecikmesinin nedenlerindendir. Yıllar geçmesine rağmen hiçbir merhale kat edemezler. Örneğin gizli çalışma sorunu, bu hareketlerin doğmasına neden olan baskı koşullarından dolayı, kurulum aşamasında İslami hareketler mirasının bir parçasıdır. Bazı Arap ülkelerinde halen gizli çalışma mecburiyeti devam ediyor. Ancak bazı İslamcılar, aleni hareket etme ve yetenekleri araştıracak, toplumsal değişim hareketinde hataları ortaya çıkartacak, kusur yönlerini belirtecek, açık alanda toplumla karşılaşma cesaretini gösteremiyorlar. Daha çok gölgede çalışmaya, karanlıkta hareket etmeye meylediyorlar, çünkü bu, ayıpları örter; saf dışından gözlemcilerin gözünden ve saf içinden uyanık hesap soran rakipten uzak kalmak için daha güvenilir. Karanlıkta çalışmak, diktatörlerin özelliğidir, Abdurrahman el-Kevakibi’nin dikkat çektiği gibi, yüz sene önce “Tebaii’l İbtibdat” (Despotluğun Özelliği” adlı kitabında şunları kaydediyor: "Eğer despot bir kuş olsaydı, cehalet karanlığında haşerat avlayan yarasa olurdu; ğer vahşi bir hayvan olsaydı, gece perdesi altında evcil hayvanları kaçıran çakal olurdu." Gizli çalışma ortamında, yetenekleri olmayanların liderliğe teşebbüs edip başkalarına kapıları kapatmalarını kolaylaştırır; gizli çalışmaya eşlik eden zihinsel ve ameli olağanüstü durumlar, net yoklamanın veya başkenti fesattan korumaya mecal olmadığı yerde, yeteneksizlerin herhangi bir liderlik konumunda kalmalarının ve toplum hareketini kaçıranların, ehil olmadıkları şeylere kalkışmalarının en büyük destekçisidir. Gizli çalışma karanlığında, meşru liderliği muhafaza etmek çok zordur; meşruluk ve gizlilik genelde birleşemeyen iki zıttır, oysa diktatörlük ve gizlilik her zaman birlikteler. Nasıl ki, despotluk sistemi tabiatı gereği gizliliğe meyyal ise, gizli hareketler de, doğası gereği despotluğa ve şiddete meyyaldir.
İSLAMCILAR GAYRİ MEŞRU YOLLARA BAŞVURMAMALI
Bazen İslamcılar, askeri inkılâplara yeltenmek de dâhil, yönetimi ele geçirmekle itham edilir -Sudan’da olduğu gibi- buna dair görüşünüz nedir?
Her siyasi hareketin veya partinin yönetime ulaşmaya çalışması doğaldır, bu siyasi çalışma tanımının bir parçasıdır. Bu bir itham olmamalıdır, yoksa şairin dediği gibi olur:
İftiracılar beni onu sevmekle ayıplarlar
Bu, ayıbı size ait olan açık bir suçlamadır.

Ancak yönetime ulaşmak bir gaye değildir, topluma ve medeniyete hizmet etmenin yoludur. Bununla birlikte, hâlihazırda İslami hareketlerin yönetime ulaşmaya çalıştıklarını düşünmüyorum, özellikle Sudan’daki gerileme itibara alındığında. İslami hareketler sadece siyasi alanın etkin bir parçası olmak istiyor ve siyasi, fikri mesajını özgürce insanlara ulaştırmaya çalışıyor. Benim bütün İslamcılara tavsiyem, nerde olurlarsa olsunlar, gayri meşru bir yolla yönetime ulaşmaya çalışmasınlar, iç güç dengeleri buna imkân verse dahi. Özellikle demokratik değişim geçiren ve İslamcıların siyasi çalışmalarda anayasal haklarını kullanabildikleri ülkelerde. Bu ülkelerde siyasi ve ahlâki olarak doğru olan, İslami güçler konumlarına razı olup, legal ve etkin bir yönetime doğru, barışçıl siyasi gelişmelerin bir parçası olmalarıdır; ta ki, hukukla yöneten ve yönetilen çoğunluğun partisi olana kadar. Böyle yapmadıkları zaman dini hareketlerin istihbaratların ağına çok çabuk düşmesinden endişe duyuyorum. Maalesef bu konuda birçok kötü tecrübe yaşadık. Devletler, bazı hamasi gençleri kullanarak belirli bir merhaleye varan İslami hareketleri çok hızlı gerilemesine neden oldular.
SUDAN TECRÜBESİ KÖTÜ SONUÇLAR DOĞURDU     
Sudan İslami tecrübeden alınacak ders nedir?
Ben sonradan bu konuyla ilgili "Hareket ve Devlet Fıkhı… Sudan’da İslami Tecrübe" adı altında bir bölüm yazmıştım, yakında Dubai’de bir Araştırma merkezi tarafından konuyla ilgili bir kitap neşredilecek. Çıktığında bakılmasını rica ediyorum. Şimdilik bu sözle yetinelim: Sudan’da İslami hareket, korku ve tehdit koşullarında hemen meyve bekledi ve tadı acı bir meyve kopardı, yüklendiği mesuliyeti kötüye kullandı halkına zulüm getirdi, tarihinin yarım asırlık mirasını yıktı, oysa örgütsel ve yaratıcı siyasi çalışmalarla doluydu.
MÜSLÜMANLAR, HALKLARA “EL-EMİN” OLDUKLARINI GÖSTERMELİLER
Sudan’da İslami hareketi övdüğünüz büyük bir kitap yazdınız, özellikle stratejik ve örgütsel metodunu…
Bu doğrudur. Sudan’daki İnkaz (Diriliş) Devrimi, Sudanlı İslamcıların izlediği hareket metodunun son görkemli başarısı oldu, ancak onları tarihlerinin gürleyen ilk siyasi başarısızlığın eşiğine getirdi. Böylece, Sudanlı İslamcıların başardığı ve diğer Arap ülkelerinde Müslümanların başarısız olduğu, devlet sistemini yaran o büyük nüfuz, hareket önderlerinin müjdelediği; Sudan içinde ve dışında yolunda İslamcı nesiller yetiştirdikleri değişim hareketi aleyhine büyük bir felakete dönüştü. Hareket metodunun kazandığı büyük başarıdan, devlet idaresinde büyük başarısızlıklar doğdu. İşte fark burada gizli ve bugün almamız gereken ibret burada ortaya çıkıyor. İbret burada gizlidir ki, diğer herhangi bir değer uğruna, siyasi meşruiyetin feda edilmesi, siyaset sosyolojisinin temelini yıkmaktır; siyasi ve ahlâki ölçüleri bozmaktır. Sudan siyasetinde yaşanan bu gerilemeden dolayı sadece Sudan İslami hareketi siteme müstahak değildir, 1989’da seçilen Sudan hükümetini, İslamcılardan kurtulması için tehdit eden, aksi takdirde hem kendisi hem de İslamcıların sonucundan sorumlu olacakları askeri darbe yapma tehdidinde bulunan maceraperest general ve askeri liderler de sorumluluğu taşımalıdır. Asıl sorun, topraklarımızda toplumsal aktörler arasındaki güven zayıflığından ve yönetim değişimi, ihtilafın çözülmesi için, gereken barışçıl kuralları koyma ihmalinden kaynaklanıyor.
ŞİDDET KULLANMADAN ADALET TOPLUMUNU İNŞA EDEBİLİRİZ
Güçle yönetime el koyma doğru değilse, alternatif nedir?
Bana göre, özelde Arap dünyasında genelde ise İslam âleminde gelecek, zorlama olmaksızın İslami değerlere sarılan ve vesayetsiz fert ve toplum özgürlüğüne tutunan “Liberal İslam” tarzında bir metodu benimseyenlerin olacaktır. Aynı şekilde, İslami hareketlerin stratejik ve ahlâki olarak değişim vizyonlarını gözden geçirmelerini ve yönetimden korkan, yönetime tamah eden bir vizyondan, halktan umutlu ve halk hürriyeti için çalışan bir vizyona geçmeleri gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de İslami güçler bu metodu izlediler ancak Arap ülkelerinde şimdiye kadar ihmal edildi. Nelson Mandela, daha genç yaşlarında Afrika Ulusal Kongresi’nin askeri kanadının başkanlığını yaptığı dönemde övünerek diyordu ki: "Hak ve dinamitler bizden yana. Eğer yöneticiler seni özgürlükten mahrum ederse, senin özgürlüğe giden yolun yönetimdir." Ancak bu Afrikalı dahi – yıllar ve tecrübelerle olgunlaştıktan sonra – anladı ki, hak dinamitsiz de başarabilir ve kaba kuvvetin, açık kekelemeyen hakka meydan okuması, anlatmaya ve sonunda temelini yıkmaya yeterlidir. Öyle görünüyor ki, Sudan’da İslami hareket, bir el ateş veya bir satır bildiriyle diğer hareketlere yaptığı gibi, baskı nizamı kendisini de zayıflatamayacağına, siyasi projesini yenemeyeceğine karar verdiğinde, Afrikalı genç dâhinin metodunu izlemişti… Fakat Mandela’nın olgunluğunda ulaştığı siyasi hikmeti ihmal etti, Mandela (Özgürlüğe Doğru Uzun Yolculuğum) adındaki hatıratında bunu şöyle dile getiriyor: "Devrim sadece tetiğe basmak değil, adalet ve eşitlik toplumunu inşa etme harekâtıdır."
İSLAM DÜNYASINDA SOLUN ROLÜ BİTMİŞTİR
Bazılarına göre, Arap ülkelerinde yetmişlerin başından beri süre gelen sol akımın gerilemesi için İslami uyanış tek alternatiftir…
Bunda siyasal İslam olgusunun basitleştirildiğini düşünüyorum; bu, soldan önce, Ümmet tarihinde kök salmış bir olgudur… Sol akım bu ümmet tarihinde geçici bir sayfadan ibarettir, yabancı etkinin eşiğinde başladı ve gerilemesiyle geriledi; oysa İslami uyanış, canlanma ve reform hareketlerinden uzun bir tarihin devamı olarak itibara alınır. İslami uyanış solun alternatifi değil, belki çöküş ve sömürgenin uzun gecesinden sonra, tarih sahnesine ilerleyen bir ümmetin uyanışının devamıdır. Özgürlük hareketlerinde, istibdatla mücadelede solun rolünü küçümsemiyorum, ancak tarihi analiz mantığıyla düşünüldüğünde, onu İslami uyanış ile irtibatlandırmayı doğru bulmuyorum.
EZİLMİŞ KADIN VE EZİLMİŞ ERKEĞİN SORUNU
İslam âleminde kadının statüsünden memnun musunuz? Bununla ilgili İslami metinlerin yeniden okunmasına müsamaha eden bir İslami görüş var mı?
Siyasal ve sosyal problemlerin bölünüp parçalanmasından yana değilim. Bana göre, ezilmiş kadının sorununu ezilmiş erkeğin sorunundan ayırmak mümkün değildir. Topraklarımızda sorunun temeli, ezilmiş insandır, hayattaki mesajını gerçekleştirmesi, onurlu yaşayıp hem başkasına karşı saygılı hem de kendi özsaygınlığını kazanması için nasıl özgürleştireceğimize bakmalıyız; ezilen azınlıkların sorunu, yöneticileri tarafından ezilen çoğunlukların sorunu gibi, daha büyük bir sorunundur. Bizim, insan kerameti/onuru inancı prensibine; dinine, rengine, kimliğine, diline bakmadan fert özgürlüğüne bina edilmiş ahlâk sistemine sevk edecek bir kurucu vizyona ihtiyacımız var. Ancak buna ulaştığımız zaman tafsilatlara inebiliriz; azınlıklar ile çoğunluklar, kadın ile erkek arasındaki onur ve özgürlüğün adil paylaşım seviyesine bakabiliriz… Yitirilmiş bir adaleti, kaybedilmiş bir özgürlüğü paylaşma mücadelesini vermek, arabayı atın önüne koymaya benzer. İslami metinler ise, kadın veya erkeğin özgürlüğü önünde bir engel değildir, özgürlük havasında, içtihadın önü açıldığında bütün sorunlar için İslami çözümlere ulaşabiliriz.
ÖNCE SİYASAL MEŞRUİYET SONRA ŞERİATIN TATBİKÎ
İslamcıların siyasi konuşmalarında, Şeriatın uygulamasıyla ilgili birçok şeyi hâlâ duyamıyoruz, İslamcılar İslam Şeriatını uygulama isteklerinden vaz mı geçti?
Hayır, İslamcılar bu taleplerinden vazgeçmedi, vazgeçmeyecekler de, ancak – şuna inanıyorum ki – İslam Şeriatını uygulama anlayışında daha olgunlaştılar ve yöntem olarak daha geliştiler. İslamcılar geçmişte fıkhın kendi üzerlerinde çok başkalarının üzerlerinde tatbik edilmesinden hoşlanırlardı. Bundan dolayı İslam Şeriatını uygulama mefhumu, birçok İslamcının zihninde bozuktu, çünkü bir ceza kavramına dönüştürmüşlerdi; sanki milyarları çalanın eliyle birkaç lirayı çalanın elini kesmek şeriatın kendisi! Sanki bütün bir ülkeyi gasp edenin eliyle bir evi gasp edenden alıp sahibine geri vermek adaletin kendisi! Sanki milyonlarca insanı mahkûm edenin eliyle bir kişiyi hapisten çıkartmak mühim bir şey! Gerçek şu ki, İslam Şeriatının uygulaması, yöneten veya yönetilen herkes hakkında, hukukun üstünlüğünü benimseyen bir siyasi nizam prensibinden başlar. Şeriatın temeli adalettir, bazı vatandaşların kanun üstü bazılarının da kanun altı olduğu bir yerde adaletten bahsetmek mümkün değil - kanun ne kadar güzel olsa da, semavi olsun beşeri olsun – genel ve mutlak sıfatıyla vasıflanmazsa, pratikte hiçbir etkisi olmaz. Abraham Lincoln der ki: "Hukuk üstü, hukuk altı kimse yoktur." ve Jean Jacques Rousseau da "Siyasette en büyük problem, hukuku insandan üstün sayan bir yönetim şeklini icat ekmektir" derdi. Bu düşünceyle, beşeri hukukları semavi İslam hukukunun seviyesinde olmamasına ve sınırları dışında başkalarına karşı zalim olmasına rağmen, batı insanı vatanında kendisi için adaleti sağlamayı başardı. İslam ve Arap topraklarında ise, yönetici halen kanun üstü ve halkın çoğunluğu kanun altı olup insaf ve adaletten mahrumdur. Ve hala ilahlaşmış fert hevesi son mercidir.
En iyi yönetici, vatandaşlarının arasında oluşan bazı zulümleri engelleyendir, bununla beraber kendisi hepsine zulmetmektedir. Bunun örneği eski feodallere benzer, kölelerini birbirilerine zulmetmelerini engelleyip kendisi hepsine kölelik ve zulüm uygulardı. Bu, meşru önceliklerde, uygulama bozukluğuna yol açan, ciddi bir dengesizliktir. Kesilen nice eller var ki, onları kesen hâkimin eli, kesilmeyi daha çok hak etmiştir, suçu daha büyüktür, suç dosyası daha kabarıktır. Ahalisinin adaletli İslam Şeriatıyla yönetildiği topraklarda; nice mahkûmların insani kerametleri ayakaltına alındı. Onun için millet iradesine, fert hürriyetine ihtiram gösteren demokratik bir siyasi hükmün inşası, İslam Şeriatı hükümlerinin uygulanmasına giden ana yoldur. Hatta hayatın en kritik ve en çok tartışma uyandıran yönünde, bu uygulamanın en mühim parçasıdır. Kan ve gözyaşlarının çok aktığı bir konu: Kim kimi yönetecek konusu; bana göre, İslamcıların gelecekte en çok odaklanmaları gereken konu şu olmalı: Önce siyasal meşruiyet, ondan sonra Şeriatın tatbikî.
Aslında Demokrasi, İslam Şeriatının anayasal kısmının uygulamasıdır, bu da tertip olarak Şeriatın yasal detayları kısmından daha mühim ve daha önceliklidir. Bugün "Şeriatın uygulanması" dediğimiz şey, sadece Şeriatın yasal detayları yönünün uygulanmasından ibarettir. Siyaset ve hukuktan anlayan herkes bilir ki, anayasa, yasal detaylardan daha önceliklidir. Milletin çoğunluğu kucaklamadan, bütün siyasileri isteyerek veya zorla ilzam eden özgür bir millet iradesinin ulusal açıklaması olmadan İslam Şeriatını uygulamak mümkün değildir, bu gün batı ülkelerinde anayasal ve yasal hükümlerde olduğu gibi. İnsan onuru ve özgürlüğü en mühim gayesi olmayan her siyasi projenin başarıya ulaşması mümkün değildir.
Toplumda uygulanması gereken hukukla ile ilgili – İslami mi olmalı yoksa beşeri mi - İslamcılarla Laikler arasındaki çatışma ise, hâlihazırda yanlış bir çatışmadır, ülkelerimizde daha hukuk oluşturulmamış. Bence Müslüman Kardeşler, hukukun kimliği yerine hukukun üstünlüğüne odaklanmakla doğru yolu izlediler. Hukukun üstünlüğü lehine durumu çevirip yöneticilerin ferdi isteklerinin hükmünden kurtulursak, bizi yönetecek hukukun kimliğini belirlemekle ilgili münakaşa koşulları daha olgunlaşacaktır. O zaman Müslüman Kardeşler belki de Müslümanların büyük çoğunluğu, Şeriatın yasal detay kısmını uygulayacaklardır ve bugün "Şeriatın uygulanması" dediğimiz şey siyasi bir slogan yerine pratik bir eylem olacaktır.
SİYASİ BİDATLER ÜZERİNDE DURMALIYIZ
Son olarak, siz de Tasavvufun İslami akımın karşısında duran bir engel olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, böyle düşünmüyorum; bence, Tasavvuf da İslami uyanışın bir koludur. Müslüman Kardeşler hareketi ta başlangıçtan tasavvufi bir arka planla kuruldu, kurucusu Şehid İmam Hasan El Benna Hasafi tarikatının bir üyesiydi. Her ne kadar hareketin gençleri, birçok bidatin karıştığı geleneksel din yollarından uzak, dinin ana kaynaklarına yönelmeye taraftar olsalar da, ancak hareket fıkhı, nerde olursa olsun ve hafif bir sapma karışmış olsa dahi, hayır rezervlerinin ayrıcalığına inanan reformcu bir fıkıhtır.
Bu fıkhî teori ve maslahat takdirinden dolayı, Müslüman Kardeşler hareketi Tasavvuf tarikatları üzerinden ve çoğunu kapsayarak birçok ülkeye açıldı ve bununla harekete siyasi bir kalabalık, bir kemiyet kazandırdı, hareket de onlara meşru meydan çalışmasını öğretti. Bazı Selefi akımlar Tasavvufa karışan bidatlerle meşgul olup bu konuda mübalağa etseler de, Müslüman Kardeşler Hareketi, geçek İslami şuur, çağdaş kültürlü zihniyet karşısında bu bidatlerin dağılma yolunda olduğunu düşünüp bu tarafın üzerinde fazla durmamaktadır. Ayrıca İslam fıtratı üzerinde bulunan Tasavvufçuların kalplerini kazanmak da, inkâr metodunun başarısızlığını ortaya koymaktadır. Onun için, Hareket daha çok Komünizm, Kapitalizm, Liberalizm, Laiklik, despotizm gibi siyasi bidatlerin üzerinde durmaya önem vermektedir. Müslüman Kardeşler ile Tasavvufçular arasında oluşan ihtilaflar da siyasi pozisyonlar açısından oluşmuştur, akaidi veya fıkhî baz da değil. Bunun nedeni ise, bazı tarikat şeyhleri, bir kısım maslahatlardan dolayı despot yöneticilerle irtibat kurdular ve İslami hareketler bu davranışlarından dolayı onları eleştirdi. İslami hareketlerin halen de şer’î ilimler ile şer’î pozisyonu bir arada tutan tarikat şeyhleriyle irtibatları vardır, bu hareketler saflarında tasavvufi yönlerini açıkça ortaya koyan üyelerin olduğu gibi. Hareket burada, kendisine olan siyasi sadakat ile ıslahî mesajı arasında çelişki görmüyor.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bangladeş Dosyası